Zihin Değişir, Beyin Değişir

Hayatta özellikle de erken yaşlarda yaşadığımız deneyimler bizleri tüm yaşamımız boyunca oldukça derinden etkilemeye devam eder. Bu cümle psikoloji bilimi ile uğraşan veya ilgi duyan herkes için son derece aşina ve neredeyse tartışılmaz bir gerçektir. Tüm klinik deneyimlerde hatta günlük yaşam deneyimlerimizde gözlemlediğimiz bir durumdur. Son yıllarda ortaya çıkan fMRI, PET, SPECT gibi teknolojiler sayesinde artık bu önermeyi kanıtlayabilir durumdayız. Kısaca açıklamak gerekirse fMRI beyindeki sistemlerin işleyişinedeki değişiklikleri, PET ve SPECT ise beyindeki moleküler değişiklikleri görebilmemizi mümkün kılan teknolojilerdir. Bu teknolojiler sayesinde beynimiz bir etkiye maruz kaldığı anda ne tür tepkiler verdiğini görebiliyor ve ölçebiliyoruz.

Bu çalışmaların ve eski bilgilerimizin bir araya gelmesi ile öğrendik ki yaşantılar beyin üzerinde etkilidir. Örrneğin çok küçük çocuklar yaşadıkları bir travmadan bir ömür boyu etkilenebiliyorlar. Çünkü beyin yaşamın ilk yıllarında içten dışa doğru bir sıra takip ederek çok hızlı bir büyüme ve gelişme sergilemektedir. Buradan şunu anlayabiliriz bir deneyim ne kadar erken yaşta meydana gelirse beynin o kadar derin kısımları üzerinde önemli etkiler yaratır, en derindeki yapı olan limbik sistemi bir anlamda değiştirir ve yeniden yapılandırır. Sonuç olarak yaşanan deneyim beyni olumlu ya da olumsuz yönde derinden etkiler; örneğin özellikle erken yaşlarda uzun süre maruz kalınan güçlü bir olumsuz yaşantı o kişinin ileriki yaşlarda yakın ilişkiler kuramamasına, saldırgan olmasına, dürtülerini kontrol edememesine hatta yeterli öğrenmeyi gerçekleştirmemesine yol açabilir. Bunun sebebi beyindeki sistemlerin maruz kalınan deneyimler tarafından değiştirilmiş olmasıdır. Yani maruz kalınan bu deneyim beyinde nöronlar arasında olması beklenilen ilişkilerin kurulmasına engel olmuş, kurulmuş olanların ise bozulmasına, kimyasal ya da moleküler olarak beklenilenin dışına çıkmasına neden olmuştur. Kısacası bu deneyimin beyni etkilediği ve değiştirdiği açıktır.

“Bunun tersi de mümkün müdür? “ sorusu pek çok araştırmacının aklını çelmiş olmalı ki son yıllarda deneyimleri ve/ veya düşünceleri değiştirmek yoluyla beyinde bir değişiklik yaratılıp yaratılamayacağı ile ilgili çok önemli miktarda bir literatür oluşmuştur.

Tüm zihinsel süreçler beyindeki mekanizmalardan kaynaklanır. Psikolojik süreçlerdeki bir değişiklik de beynin fonksiyon ve yapılarında değişikliğe sebep olur. Bizim öznel yaşantılarımız beynimizi doğrudan etkilemektedir.Hayatımızdaki önemli ilişkiler yıkıcı zararlar verebildikleri gibi iyileşmemize de sebep olabilir. O nedenle büyük yıkımlar yaşamış kişilerle Hayatta özellikle de erken yaşlarda yaşadığımız deneyimler bizleri tüm yaşamımız boyunca oldukça derinden etkilemeye devam eder. Bu cümle psikoloji bilimi ile uğraşan veya ilgi duyan herkes için son derece aşina ve neredeyse tartışılmaz bir gerçektir. Tüm klinik deneyimlerde hatta günlük yaşam deneyimlerimizde gözlemlediğimiz bir durumdur. Son yıllarda ortaya çıkan fMRI, PET, SPECT gibi teknolojiler sayesinde artık bu önermeyi kanıtlayabilir durumdayız. Kısaca açıklamak gerekirse fMRI beyindeki sistemlerin işleyişinedeki değişiklikleri, PET ve SPECT ise beyindeki moleküler değişiklikleri görebilmemizi mümkün kılan teknolojilerdir. Bu teknolojiler sayesinde beynimiz bir etkiye maruz kaldığı anda ne tür tepkiler verdiğini görebiliyor ve ölçebiliyoruz.

Bu çalışmaların ve eski bilgilerimizin bir araya gelmesi ile öğrendik ki yaşantılar beyin üzerinde etkilidir. Örrneğin çok küçük çocuklar yaşadıkları bir travmadan bir ömür boyu etkilenebiliyorlar. Çünkü beyin yaşamın ilk yıllarında içten dışa doğru bir sıra takip ederek çok hızlı bir büyüme ve gelişme sergilemektedir. Buradan şunu anlayabiliriz bir deneyim ne kadar erken yaşta meydana gelirse beynin o kadar derin kısımları üzerinde önemli etkiler yaratır, en derindeki yapı olan limbik sistemi bir anlamda değiştirir ve yeniden yapılandırır. Sonuç olarak yaşanan deneyim beyni olumlu ya da olumsuz yönde derinden etkiler; örneğin özellikle erken yaşlarda uzun süre maruz kalınan güçlü bir olumsuz yaşantı o kişinin ileriki yaşlarda yakın ilişkiler kuramamasına, saldırgan olmasına, dürtülerini kontrol edememesine hatta yeterli öğrenmeyi gerçekleştirmemesine yol açabilir. Bunun sebebi beyindeki sistemlerin maruz kalınan deneyimler tarafından değiştirilmiş olmasıdır. Yani maruz kalınan bu deneyim beyinde nöronlar arasında olması beklenilen ilişkilerin kurulmasına engel olmuş, kurulmuş olanların ise bozulmasına, kimyasal ya da moleküler olarak beklenilenin dışına çıkmasına neden olmuştur. Kısacası bu deneyimin beyni etkilediği ve değiştirdiği açıktır.

“Bunun tersi de mümkün müdür? “ sorusu pek çok araştırmacının aklını çelmiş olmalı ki son yıllarda deneyimleri ve/ veya düşünceleri değiştirmek yoluyla beyinde bir değişiklik yaratılıp yaratılamayacağı ile ilgili çok önemli miktarda bir literatür oluşmuştur.

Tüm zihinsel süreçler beyindeki mekanizmalardan kaynaklanır. Psikolojik süreçlerdeki bir değişiklik de beynin fonksiyon ve yapılarında değişikliğe sebep olur. Bizim öznel yaşantılarımız beynimizi doğrudan etkilemektedir.Hayatımızdaki önemli ilişkiler yıkıcı zararlar verebildikleri gibi iyileşmemize de sebep olabilir. O nedenle büyük yıkımlar yaşamış kişilerleHayatta özellikle de erken yaşlarda yaşadığımız deneyimler bizleri tüm yaşamımız boyunca oldukça derinden etkilemeye devam eder. Bu cümle psikoloji bilimi ile uğraşan veya ilgi duyan herkes için son derece aşina ve neredeyse tartışılmaz bir gerçektir. Tüm klinik deneyimlerde hatta günlük yaşam deneyimlerimizde gözlemlediğimiz bir durumdur. Son yıllarda ortaya çıkan fMRI, PET, SPECT gibi teknolojiler sayesinde artık bu önermeyi kanıtlayabilir durumdayız. Kısaca açıklamak gerekirse fMRI beyindeki sistemlerin işleyişinedeki değişiklikleri, PET ve SPECT ise beyindeki moleküler değişiklikleri görebilmemizi mümkün kılan teknolojilerdir. Bu teknolojiler sayesinde beynimiz bir etkiye maruz kaldığı anda ne tür tepkiler verdiğini görebiliyor ve ölçebiliyoruz.

Bu çalışmaların ve eski bilgilerimizin bir araya gelmesi ile öğrendik ki yaşantılar beyin üzerinde etkilidir. Örrneğin çok küçük çocuklar yaşadıkları bir travmadan bir ömür boyu etkilenebiliyorlar. Çünkü beyin yaşamın ilk yıllarında içten dışa doğru bir sıra takip ederek çok hızlı bir büyüme ve gelişme sergilemektedir. Buradan şunu anlayabiliriz bir deneyim ne kadar erken yaşta meydana gelirse beynin o kadar derin kısımları üzerinde önemli etkiler yaratır, en derindeki yapı olan limbik sistemi bir anlamda değiştirir ve yeniden yapılandırır. Sonuç olarak yaşanan deneyim beyni olumlu ya da olumsuz yönde derinden etkiler; örneğin özellikle erken yaşlarda uzun süre maruz kalınan güçlü bir olumsuz yaşantı o kişinin ileriki yaşlarda yakın ilişkiler kuramamasına, saldırgan olmasına, dürtülerini kontrol edememesine hatta yeterli öğrenmeyi gerçekleştirmemesine yol açabilir. Bunun sebebi beyindeki sistemlerin maruz kalınan deneyimler tarafından değiştirilmiş olmasıdır. Yani maruz kalınan bu deneyim beyinde nöronlar arasında olması beklenilen ilişkilerin kurulmasına engel olmuş, kurulmuş olanların ise bozulmasına, kimyasal ya da moleküler olarak beklenilenin dışına çıkmasına neden olmuştur. Kısacası bu deneyimin beyni etkilediği ve değiştirdiği açıktır.

“Bunun tersi de mümkün müdür? “ sorusu pek çok araştırmacının aklını çelmiş olmalı ki son yıllarda deneyimleri ve/ veya düşünceleri değiştirmek yoluyla beyinde bir değişiklik yaratılıp yaratılamayacağı ile ilgili çok önemli miktarda bir literatür oluşmuştur.

Tüm zihinsel süreçler beyindeki mekanizmalardan kaynaklanır. Psikolojik süreçlerdeki bir değişiklik de beynin fonksiyon ve yapılarında değişikliğe sebep olur. Bizim öznel yaşantılarımız beynimizi doğrudan etkilemektedir.Hayatımızdaki önemli ilişkiler yıkıcı zararlar verebildikleri gibi iyileşmemize de sebep olabilir. O nedenle büyük yıkımlar yaşamış kişilerle çalışırken sosyal destek grubu dediğimiz; danışanın yakın insan ilişkilerine dikkatle bakarız. İyi bir sosyal destek grubuna sahip olan kişilerin (aile, eş, akraba, arkadaş) yaşadıkları travmaları atlatmaları daha kolay olabilmektedir.

Eski ve olumsuz deneyimlerin yerini alacak yeni olumlu yaşantılar ile yeni ve sağlıklı ilişkilerin kurulabilmesi, zihnin başka bir deyişle düşünme şeklinin değişmesi yeni nöronların, nöronlar arasında yeni ilişkilerin kurulabilmesi potansiyelini doğurur.

İşte bu noktada terapiden söz edebiliriz. Bazen sıradan bir konuşma dilimi olarak algılanan psikoterapi yönteminde, aslında sistemli olarak kişinin ihtiyaçları doğrultusunda bir müdahale gerçekleştirilmektedir. Sıradan bir konuşma değildir söz konusu olan. Tüm süreç içinde yeni öğrenmeler gerçekleşir; bunlar yanlış bildiğimiz ve inandığımız şeylerle ilgili olabileceği gibi insan ilişkileri ile de ilgili olabilir. Kişi bazı davranışları değiştirmeyi farklı şekilde düşünmeyi, duygularını yönetmeyi öğrenir. Aynı zamanda yeni bir kişiyle ilişki kurmaya, varolan ilişkilerindeki sorunları görmeye, problemlere çözümler üretebilmeye, güven duymaya ve kendisiyle ilgili olumsuz pek çok algısının da değiştirilmesine olanak sağlayan bir kapıdır. Terapi sizi destekleyen iyi bir dinleyici ile konuşmaktan çok daha fazlasıdır.

Depresyon, kaygı, fobi, post travmatik stres bozukluğu gibi pek çok sorunun tedavisinde ilaçlar ve terapilerin etkililiği karşılaştırıldığında; her iki müdahalenin de beyinde benzer kimyasal etkiler yarattığı sonucuna ulaşılmıştır. Pek çok araştırma terapilerin beyin üzerinde değişiklik yarattığını kanıtlamakla kalmamış; farklı terapi modellerinin değişimi yaratan mekanizmalarını da incelemiştir.

Örneğin kognitif terapilerin, bilişsel kontrol ile ilgili olan prefrontal bölgenin aktivitesinin arttırılması yoluyla değişimi sağladığı görülmüştür. Kaygılı ve fobik kişilerde prefrontal lobun daha az, amigdala ve hipokampüs bölgesinin daha yoğun aktivasyon gösterdiği saptanmıştır. Terapiler sonrası bu kişilerdeki beyin faaliyetleri ölçüldüğünde prefrontal lob daha aktif amigdalanın ise normalleşmiş aktivitesi gözlenmiştir. (Schnell veHepetz, 2007).

Bu konu üzerinde yapılan çalışmalar sadece kognitif terapi ile ilgili değildir, farklı terapi ekollerini de konu alan çalışmalar vardır ve hepsinde kimyasal ve moleküler seviyede beyin değişikliği yaratıldığı kanıtlanmıştır.

Elbette her zaman terapiyi ilaca tercih etmek mümkün değildir. İlaç kullanımının şart olduğu durumlar olduğu gibi ilaç ve terapinin birlikte yürütüldüğü, başarılı ve kalıcı değişimler elde edilen sonuçları hem literatürden takip etmekte hem de klinik deneyimlerimizde gözlemlemekteyiz.